Facebooktwittergoogle_plusFacebooktwittergoogle_plus

İngiltere’de günlük hayat yazımın ikinci bölümüne hoşgeldiniz efenim… 🙂

Yazımın birinci bölümünde söylediğim gibi, bu yazıları 2007’de İngiltere’ye yeni geldiğimde yazmıştım. Aşağıdaki maddelerin birçoğuna artık alıştım 🙂

Mizah anlayışı: İngilizler bize kıyasla soğuk insanlar olmalarına karşın bir mizah anlayışları var, hemi de kendilerine özgü (British humour). “Coupling” ve “The Office” dizilerinin orijinalinin İngiliz olduğunu hatırlatmak isterim. Ayrıca “The IT Crowd” adlı maalesef ömrü uzun olamayan, çok komik başka bir dizi daha vardı İngiliz yapımı. Bulursanız kesinlikle izlemeden geçmeyin derim.

The IT Crowd
The IT Crowd
Coupling dizisinin bir tanıtım fotoğrafı…

Para: Evet, burada neredeyse her şey Türkiye’den daha pahalı. Hele de Londra’da. Ama bir süre sonra (turistlik sendromu geçince) her şeyi TL’ye çevirmemeyi öğreniyorsunuz. Yoksa burada yaşamanız, markete gitmeniz bile mümkün olmaz çünkü! 🙂 Zaten fiyatları kendi para biriminizde düşünmemek gerekiyor, çünkü piyasadaki değerleri ve maaşınıza oranı farklı. Sterlin yani pound Avro’dan ve dolardan bile daha değerli. Ayrıca burada maaşlar da Türkiye’nin iki katı. Dolayısıyla bir denge tutturmak o kadar zor değil. Zamanla benzer kalitedeki her şeyi, nerede daha ucuza bulacağını öğreniyorsun. Et, deniz mahsulü ve süt gibi market ürünlerinin burada daha ucuz olduğunu söylemiştim ama deterjan, diş macunu, duş jeli, krem gibi zaten Avrupa’dan Türkiye’ye gelen kozmetik ürünler de burada daha ucuz. Bunların Türkiye’de kullandığımız Palmolive gibi kaliteli markaları markette de var ama üç pound. Halbuki Poundland tabir edilen her şeyin bir pound olduğu markette aynı ürün bir pounda satılıyor.

sterlin

Kıl veya soğuk İngiliz kavramı: Evet, bazı yaşlılar oldukça kıl olabiliyorlar. Örneğin bizim yan komşularımız. Biz evde yokken bize bir paket gelmiş ve yan komşuya bırakmışlar, oysa biz öyle bir talimat vermemiştik. Gidip kendimizi tanıttık, paketimizi alabilir miyiz diye sorduk. Yaşlı kadın benim öyle komşularım yok, paket filan almadım ben diye terslendi. Birkaç saat sonra kapı çaldı, bir de baktım kapıda bizim paket, ama kimse yok 🙂 İyice etrafa bakınca gördüm ki kadının kocası uzaklaşıyor. Gelip paketi bırakmış ama bize bir merhaba demeye tenezzül etmeden uzaklaşmış yani! Sanki yicez sizi. Göçmenlerden hoşlanmıyorlardı sanırım, ama ne kötü davranışımızı görmüşler anlamadım. Evde bir kere bile parti vermedik, gürültü yapmadık.

Ama hiç doğrudan bir ırkçılığa maruz kalmadığımı veya tanık olmadığımı da söylemeliyim. Yani yabancı olduğunuz için size soğuk davranan tipler var, hem de sınıf arkadaşlarımın bazıları bunlar arasında. Ama bunu asla doğrudan yapmıyorlar. Zaten bu İngilizler hiçbir şeyi direkt söylemiyorlar, bir çeşit sinsilik, içine atma,  bazen yüzüne gülme – arkandan konuşma durumu seziyor gibiyim.

Not: Bu sinsilik konusunda sezgilerim doğruymuş! İngiliz şirketinde çalışanlardan duyduklarım da bu durumu kanıtlıyor. Mesela bu İngilizler işten ayrılan bir meslektaşları ile aralarında hiçbir yakınlık olmamasına rağmen veda kartı yazarken sevgi böcüğü kesilirlermiş. Hem ne yazacaklarını bilemiyorlar, hem de ayıp olmasın diye sevgi gösterisini abartıyorlar. Ya da trende giderken kaba davranan birine kimse bir şey söylemez, ya gözlerini devirirler ya başka yolculara bakarlar, ama asla ekstrem durumlar hariç o durumu yaratan kişiye bir laf etmez! 

İngilizlerle Türkiye’de insanlarla olduğu gibi iki dakikada can ciğer olmayı beklemeyin, sonra üzülürsünüz. Türklerin aksine biriyle yakınlaşmaları uzun vakit alıyor. Buna bazıları soğukluk dese de, onların kendi anne-babalarıyla veya diğer aile bireyleriyle ilişkileri de öyle. Yani aslında soğukluktan ziyade mesafeliler, ama bu kültürlerinden, yetiştirilme tarzlarından kaynaklanıyor. Yapacak bir şey yok! 🙂 Ama İngilizleri bu yüzden yargılamamayı zaman içinde öğrendim.

Londra: Gerçekten heyecan verici! Hele de 300.000’lik nüfusuyla “çok kültürlü” bir şehir olduğunu iddia eden köyümüz – kasabamız Coventry’den sonra!

Telaffuz – aksan: Botil (bottle), bak (back), Maağğbıl Aağğhcc (Marble Arch), fun feegghr (fun fair – lunapark) birkaç örnek. Sondaki r’leri yutar gibi konuşuyorlar. İlk geldiğimde aksanı pek anlayamamıştım, şimdi alıştım. Ama hala komik geliyor. İşin İngilizler için kötü tarafı kendi dillerinin film endüstrisi kanalıyla bütün dünyaya Amerikalılar tarafından öğretilmiş olması, daha da kötüsü Amerikan aksanının daha “cool” olduğunu düşündürtmesi. Ben de böyle düşünenlerdenim tabii ki!

Not: Haha, bu konuda da tükürdüklerimi hemen yalayayım. İngilizler dünyaya dillerini öğretmişler, ama filmler aracılığıyla değil, sömürge yaptıkları ülkeler ve dil okullarıyla. Ben farkında değilmişim. Artık İngiliz İngilizcesi bana çok doğal ve asil geliyor, Amerikan İngilizcesi ise köylü! Bütün kelimeleri eğip bükmelerine sinir olmaya başladım. İngilizlerin daha net konuştuğu kesin 🙂 

İngilizlerin iyimserliği abartma kapasitesi: İngilizler gündelik konuşmalarda kelimeyle tepki verme işini abartabiliyorlar. Şöyle ki, gişeden bir bilet aldı biri diyelim. “Brilliant!” veya “Fantastic!é diyor. Halbuki bu çok sıradan bir şey. Parayı verip bileti alıyorsunuz. Bunun neresi olağanüstü veya fantastik olabilir ki? Bir de bazı tezgahtarların ya da garsonların sevgi kelebeği olduklarından şüpheleniyorum. Mesela çok “lovely” diyorlar. Bir tezgahtar bana sürekli “my love”, bir Hintli garson da “my dear” dedi. Ne de sevimli, cana yakın bir insanmışım Allahım! 😛

Cheers: Anlamını “şerefe” olarak bildiğim bu sözcük burada “teşekkürler” anlamında kullanılıyor. Bakınız bir alt madde.

“Sorry” ve “Thank you” bolluğunun yarattığı diyalog kirliliği: İngiltere‘de gerçekten bu iki kelimeyi çok sık kullanmanız gerekiyor. Yoksa topluma adapte olamıyorsunuz neredeyse. Gerçekten bütün İngilizler görünüşte de olsa kibar, biri size çarparsa ya da ayağınıza basarsa genelde “sorry” demeden geçmez. (Haa, işe gidiş-geliş saatlerinde hayvanlaşıp çantalarını kolunuza patlattıkları halde özür dilemedikleri oluyor. Zaten sabah-akşam toplu taşıma trafiğinde bi deliriyorlar, bütün o kibarlık bi’ tarafa atılıyor. Benim kastettiğim bunun dışındaki saatler 🙂

Mağazalarda tezgahtar önce aldığınız ürünü uzatınca teşekkür eder, sonra ödemeyi yaparken ya da yaptıktan sonra oradan alışveriş yaptığınız için teşekkür eder, siz fişi alınca teşekkür edersiniz, abartıp ürünü alınca bir teşekkür daha patlatmanız garip karşılanmaz. Tezgahtarla aranızda bir “thank you” bombardımanı peyda olur, sanki kim daha çok teşekkür edecek diye yarış halindesinizdir. Londra‘yı bilemem ama bizim kaldığımız küçük şehir Coventry’de otobüsten inerken çoğu öğrenci sürücüye “Cheers!” diyordu!! Otobüse para verip bindikten sonra bir de üstüne teşekkür etmek ne ola ki, ben de anlamış değilim 🙂 Başka kibarlık örnekleri için bkz. alttaki madde.

Not: Londra’da insanlar çok bozulmuş canııım, otobüsten inerken teşekkür etsem deli derler herhalde :))

Hava durumu: İngiltere’de yaşıyorum deyince herkes oralar çok yağmurlu di mi şeklinde bir laf illa ki ediyor. Aslında İngilizlerin bu konudaki imajı kötü, çünkü gerçekten düşünüldüğü kadar yağmur yağmıyor. Burada sorun yağmur değil, kışın gökyüzünün hep gri, bulutlu ve kasvetli olması. İnsan mavi gökyüzünü çok özlüyor. Bir de burada hava durumunun tahmin edilmesi gerçekten mümkün değil. Hava sürekli size fake atıyor. Aynı gün içinde yağmur da yağabilir, güneş de açabilir, dolu bile görebilirsiniz, hiç belli olmaz. Onun için yanımda hem güneş gözlüğü hem şemsiye taşıdığım günlerin sayısı az değildir. İstanbul’daki gibi altı aya yakın yaz olmadığı için de, güneşi gören kendini parka, bahçeye, pub’ın önüne, kısacası açık havaya atar. Hatta parklarda hava 22-25 derecenin üstüne çıkar çıkmaz bikinili kızları, mayolu erkekleri görürseniz şaşırmayın. Haksız değiller. İstanbul’da denize gidemesen de açık havuza gidersin, bi serinlersin di mi? Burda o kavram yok işte. Bu ülkede açık havuza girilebilecek gün sayısı bir haftayı geçmez. Onun için parklarda soyunuyo zavallılarım 🙂 Bu konuda ilginç bir nokta, burada birkaç yıl yaşadıktan sonra artık 30 derece sıcağın üstüne tahammül edemez oldum. O da maksimum yani. Halbuki çocukluğum  yaz tatillerinde güney kıyılarımızda, 40 derecede pişerken geçti. Beyaz tenli hiç değilim. Ama işte, bi süre sonra, 25 derece iyidir yav, moduna geçiyorsun ister istemez. Alışıyo bünye buralara.

Kibarlık / uygarlık: İngilizler, Çinliler ya da bazı Türkler gibi fotoğraf çekiyorsanız asla bilerek önünüzden geçmezler. Yaya geçitlerinden özgürce karşıya geçebilirsiniz, hem de hiç korna yemeden! Zaten burada pek korna sesi de duymadım. Hele dayılanıp birbirine giren sürücüler hiç yok. Zaten iki İngiliz’in trafikte birbirine küfrettiğini hayal bile edemem. Ağırkanlı, sakin insanlar. Trafikleri de kendileri gibi. Herkes kurallara uyar. Çünkü cezalar yüksektir, ama bence insan hayatının değeri açısından da bakıyorolar olaya. Genelde tezgahtarlar bizdeki gibi somurtuk değil, gülümseyen insanlardır. (Tabii ben de Türkiye’dekiler gibi bunların iki katı çalışsam ben de somurtuk olabilirdim. Türkiye’de alışveriş merkezleri sabah 10 – akşam 10 arası açık ama burada aynı şey geçerli değil. Akşam 9 gibi kapanırlar. Pazarları da  geç açıp erken kapatırlar, yani 6 saat daha az çalışırlar. Tek tek mağaza ya da butikler ise akşam 7-8 arası kapanırlar, Pazarları da 5’te kapatır giderler.) Herkes kendinden sonra gelene kapıyı tutar.

Takip edin, beğenin, paylaşın dilerim 🙂

2 Comments

Leave a Reply

Bu blogu takibe almaya ne dersiniz? :)