Facebooktwittergoogle_plusFacebooktwittergoogle_plus

Güneşin çekildiği bahar akşamlarında güzel bir film izlemek istiyorsanız yılın keyif verici maddelerinden biri kesinlikle “The Best Exotic Marigold Hotel”. İngiltere’de 24 Şubat’ta gösterime giren ve “Shakespeare in Love”’ın yönetmeni John Madden’ın elinden çıkma bu İngiliz filmi, Judi Dench ve Maggie Smith gibi ödüllü oyunculardan oluşan kadrosu ve ilginç konusuyla dikkate değer.

Renklerin ülkesi, Hindistan…

Deborah Moggah’ın 2004 tarihli romanı “These Foolish Things”den uyarlanan yapım, birbirini tanımayan altı yaşlı ve beyaz İngilizin tamamen farklı nedenlerle Hindistan’da bir huzurevine yerleşme kararıyla başlıyor ve bu kişilerin birbirleriyle tanışmaları ve öykülerini değiştokuş etmeleriyle farklı bir yöne doğru gidiyor. Irkçı bir kadın, dünyanın en kötümseri olma adayı, tüm vaktini çevresine negatif enerji yayarak geçiren bir başka kadın, pısırık ve korkak, biraz da kılıbık bir adam, eşcinsel ve ilk aşkını hiç unutamamış bir adam, aşkı ve tensel ilişkiyi bıkmadan arayan bir diğer adam ve eşinin yasını tutan bir kadın gibi çeşitli tiplemelerin zayıf yanlarından doğan komedi üzerine inşa edilmiş filmin başrollerinden birini de, 2008 tarihli “Slumdog Millionaire”’in yıldızı Dev Patel oynuyor. Otelin genç, deneyimsiz, hayal dünyasında gezen ama azimli ve yılmaz yöneticisi Sonny rolünde Patel “Sonunda her şey iyi olacak. Eğer iyi olmamışsa, daha son gelmemiştir.” sözüyle iyimserliğin kitabını yazıyor. Farklı insan öykülerini mesaj kaygısı olmaksızın harmanlayan film, komik sahneleri dokunaklı anlarla ustaca birleştiriyor.

Filmin kahramanları, geçmişin getirdiği yüklerden kurtularak kaybolan umutlarını, yaşama sevinçlerini geri alabilen ve yeni aşklara 70 yaşında bile yelken açabilecek kadar cesur ve iyimser, ya da sonradan da olsa iyimserleşmiş insanlar. Özellikle de “yaş yetmiş iş bitmiş” ya da “bizden geçti” anlayışının hakim olduğu ve emeklilik dönemlerinde insanların kendilerini yalnız, dışlanmış, işe yaramaz, kenara atılmış hissettikleri ve zamanlarının çoğunu torun bakarak geçirdikleri Türkiye’dekilerin izleyip feyz alması gereken seyirlik, İngiltere’deki yaşlıların hayata bakışlarının aynası niteliğinde. Zira burada yaşlılar gerçek hayatta da çalışıyor: süpermarkette kasiyerlik, müzede rehberlik, konserde yer göstericilik yapıyorlar. Böylece hem çocuklarına muhtaç olmuyorlar, hem de zihinleri açık oluyor, sosyalleşiyorlar, akşam eve geldiklerinde diğer aile bireylerine anlatacak bir şeyleri oluyor. Bunların sonucu olarak da Türklerden daha dinç kalıp uzun yaşıyorlar. Hele bazı yaşlı teyzeler pembe, hatta kırmızı rujlarını incecik dudaklarına sürüp, süslenip püslenip haftasonu sokağa çıkmıyorlar mı, bayılıyorum. Adeta “bizden geçmedi” diyorlar etrafa. Buna karşılık burada yaşlılar özgür, çocuklarının çocuklarına tam gün bakarak ömür tüketmek zorunda değiller. Kendilerine bakıyorlar, yetebiliyorlar. Torunlarına elbette arada bir bakıyorlar, onları bazı haftasonları alarak çocuklarının hayatlarını kolaylaştırıyorlar, ama tüm zamanlarını onlara adamıyorlar. Böylece kendi hayatlarını yaşamaya vakitleri kalıyor ve büyük bir fedakarlığın altında ezilen gençler de, hayatlarını başkalarına adayarak geçiren yaşlılar da söz konusu olmuyor. Burada yaşayan yaşlılar çalışsalar da çalışmasalar da boş vakitlerinde de seyahat ediyorlar, hobileriyle meşgul oluyorlar. Bu da onların hayata küsüp köşelerinde oturmamalarının başka bir nedeni.

“Işığın, renklerin, gülümsemelerin” diyarı Hindistan’da akan hayatı beyazların gözünden izlemek, “yaşamı bir hak değil, kendilerine tanınmış bir ayrıcalık” olarak gören insanların iç dünyasına tanık olmak istiyorsanız bu film tam size göre…

Fragman için aşağıya bakabilirsiniz:

Takip edin, beğenin, paylaşın dilerim 🙂

Leave a Reply

Bu blogu takibe almaya ne dersiniz? :)